
Herkese yeniden merhaba Frizbi Tv sakinleri. Uzun aradan sonra ellerimi kaşındıran, bana şevkle analiz yazdıran o diziyi buldum. BluTV’nin mükemmel draması İlk ve Son 2. sezon izleyici ile buluştu. Başrollerinde Hazal Subaşı ve Ulaş Tuna Astepe yer alıyor bu sezon. Nilüfer ve Cihan’ın yaralı bereli, inişli çıkışlı, kavgalı dövüşlü ama bir o kadar da gerçekçi hikayesini izliyoruz.

Nilüfer, erken yaşta babasını trajik şekilde kaybetmiş ve annesinin bu kayıbı atlatamamasını dibine kadar yaşamış. Sevgisizliği, ilgisizliği her zerresine kadar hissetmiş. Annesini onun hayatının bir nevi tasması olarak görüyor. Özgürlüğüne düşkün,deli dolu ve yer yer başına buyruk Nilüfer’i kendisi gibi yaralı Cihan buluyor ne yazık ki. İkisinin “farkına varma” sürecini izliyoruz aslında. İkisi de ne kadar yaralı olduklarını çok geç anlıyorlar. Nilüfer hem zincirlerinden kurtulmak, hem de çocukluk travmalarını iyileştirmek isterken bazı bedeller ödüyor.

Cihan, hayatı boyunca hiç sevgi görmemiş. Hatta sevgi nedir nerede bulunur,bilmemiş. Baskıcı, despot, dediğim dedik, az konuşan bir baba.. Babanın gölgesinde kalmış ve söz hakkı olamayan (!) bir anne.. Tercihleri nedeni ile aileden dışlanan bir abla. Kendini bile hiç tanımamış Cihan. Hayattaki en büyük var oluş sebebi ise ablası. Ondan başka kimsesi yok sanarken kendisi gibi yaralı Nilüfer’i buldu. Evi gibi hissetmek istedi, onun yanını evi bildi. Fakat derin yaraları bu sevgi de kapatmaya yetmedi, yetemedi. Cihan da,kendini sevmemesinin bedelini ödedi.

Cihan ve ablası, bir elmanın iki yarısı. İki sevilmemiş ruh. Sevilmeyecek ne yaptılar onlar da bilmiyor. Hayatı gelişine yaşayıp ağlamalarını buruk gülmelerle kapatmaya çalışıyorlar. Yitip gitmiş bir çocukluğun iki kurbanı olmuşlar. Kaybolmak ve var olmak arasında gidip gelen bu kardeşliğe Nilüfer dokunuyor. Her ne kadar Cihan hayatta tutunduğu tek dal olan ablasını kaybetmiş olsa da yaralarını sarmak için hala bir şansı var. O da kızı Elif..
Neslihan Arslan’ın canlandırdığı abla karakteri o kadar gerçek bir yerden ki.. Hayatı artık sallamayan, gelişine yaşayan, dalgaya alan ama içinde yangınlar dolup taşan ve en sonunda kendi canına kıyan.. Sevgisizliğin sonunun nereye varabileceğini çok yaralı bir yerden gösterdi bize. Cihan ile ilişkileri o kadar anlamlı ki, Cihan ablasını kaybettiğinde yaşayan bir ölü oldu. Ruhunu aldı götürdü hayat. Yaptığı hiç bir şeyden zevk almaz oldu, kızı ile oynadığı oyunlardan bile..

Nilüfer, babasını erken yaşta kaybetmesini aşamıyor, aşmak istemiyor. Acısını hayatına yedirmiş artık, oluk oluk acı akıyor kalbinden. Babası ile birbirlerine verdikleri söz ve yaptıkları parmak hareketi çok etkiledi.. Nilüfer, içinden oluk oluk acı akarken kendisi kadar acılı birinin karşısına çıkabileceğini bilemezdi. Cihan, yaraya pansuman olmak yerine yarayı kanatan taraf oldu. İlker Kızmaz ve Hazal Subaşı’yı baba-kız olarak az da olsa izlemek güzeldi. Keşke birazcık daha izleyebilseydik geçmişlerini.

Nilüfer ve Cihan’ın ilişkisini tanımla deseler tanımlayamam. Toksik demek az kalır bu acının, öfkenin, ödenen bedellerin içinde.. Romantik ise hiç olmaz yaralar bu kadar derinde iken.. İki can çekişen kalbin birlikte iyileşmeye çalışması mı desek yoksa klişelere dalıp “kendini bulma yolculuğu” mu desek.. Hadi hiç birini demeyelim, bari özür diletelim.. Cihan ve Nilüfer’in birbirlerinden samimiyetle özür diledikleri yerde konu kilit. İkisi de birbirinin acısını yarıştırıp bu yarışı kızları Elif’i de dahil edecek kadar büyüttüler.
Sağlıksız ilişkilerini her şeye ve herkese rağmen devam ettirmeye çalışsalar da olan malesef minik kızları Elif’e oldu. Bir çocuğun sağlıksız bir ilişkide ne hale gelebileceğini gördük yine.

Cihan bana kalırsa bu mutlu aile tablosunu dağıtan kişi oldu. Nilüfer, Cihan’ın tüm çabasızlığına rağmen bu aileyi var etmeye çalıştı. Gece gündüz çalıştı, çabaladı, başarılı bir kadın oldu, kariyerinde yükselmek istedi. Cihan ise kusurlarına sığındı. Onda ben böyleyimcilik ve biraz da dünyaya sığamama hali var. Hal böyle olunca evin tüm yükü Nilüfer’in üzerinde. Çok da gururlu çiftimiz kimseden de yardım istemeden tek başlarına bu aileyi var etmeye çalıştıkça daha da dibe battılar. Cihan’ın evi terk etmesi Nilüfer’in miladıydı. O andan sonra içinde bir şeyler koptu gitti. O andan sonra bu ilişkiye dair tüm umutlar da söndü. Yaralara sığınıp kendi isteğinle kurduğun bu tabloyu yine sen bozdun Cihan.

“Kendisi yazdı kendisi bozdu
Kirli değil, ya pastı ya tozdu
Seni sevdiğim o zamanlardaki gönlüm yok artık, yok..”
Eğer Cihan ve Nilüfer bir şarkı olsaydı Soner Sarıkabadayı – Pas olurdu sanırım. Bu sözleri de Cihan’a armağan ettim gitti.

Nilüfer’in aile hayatı hakikaten muamma dolu. Annesi yalnızca babasının vefatından dolayı böyle katı ve kontrolcü oluyor olamaz. Bunun altında da bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Aslında çok da detaylı izlemedik Nilüfer’in aile hayatını ve geçmişini. Annesi, Cihan konusunda ne yazık ki haklıydı. Mutsuz olacağını biliyordu ancak Nilüfer çok aşıktı ve mutsuzluğu bile annesinden ayrı yaşamak istedi. Mutsuzluğunda bile özgür olmak istedi. Kendi ayakları üzerinde durmak, çocuğunu sağlıklı büyütmek istedi. İster istemez annesinin bu kuralcılığı ve kontrolcülüğü kendisine geçti. Elif’e koyduğu kurallardan da bunu görebiliyoruz.
Aile her şeydir ve aileden bize kalan ne varsa hepsini kendi kurduğumuz ailemize istemeden de olsa veriyoruz işte. Cihan ve Nilüfer de onlara kalan ne varsa bir araya getirdiler ama bir tam olamadılar..

Dizide bir özür dilemesi gereken karakterlerin en başında Cihan’ın babası geliyor. İki tane yaşayan ölü yetiştirmek kolay bir şey değil. Hastalığında, ölüm döşeğinde bile merhamet etmeye çekinen birisi. Torunu Elif ile oynarken içinde o merhameti varmış, kalbi taştan değilmiş dedik. Cihan, kamera görüntülerinde babası ve kızını sevgi dolu görünce sanki üzülmekle sevinmek arasında gidip geldi.. O kadar sevilmemiş ki, babası kendi kızını severken bile hüzünlendi işte. Keşke torunun olmasını beklemeseydin içindeki merhameti çıkartmak için..

Cihan’ın kızını görebilmek için sonradan çırpınmaya çalışması ne yazık ki çok geçti. Kızının yanında madde kullanması, onun yanında kendinden geçip şuurunu kaybetmesi, neden görmemesi gerektiğinin en büyük kanıtı iken üstelik. Bir çocuk, babasını bu halde görmemeliydi. Cihan gerçekten acıdan etrafını asla görmeyen biri. En büyük özrü de Cihan’ın dilemesi lazım. Gerçi bütün bu yaşananlardan sonra özür fayda eder mi bilemedim. Kendisini sevmemesinin tüm bedellerini sevdiklerine ödetti Cihan.

Birbirlerinin ruh eşi olabilecek iki insan, yaralarının kurbanı oldular. Böylece ev dağıldı, çatı uçtu, bir çocuğun içindeki çocuk büyümekten vazgeçti.. Peki iyileştiler mi? İyileşmek istediler mi?

“Zamanın eli değdi bize
Çoktan değişti her şey
Aynı değiliz ikimiz de
Zaaflarına bir gece
Hatalarına bir nilüfer
Sevgisizliğine bir kalp verdim..”

Müslüm Gürses – Nilüfer eşliğinde çekilen bu beyaz sahne, finalin en can alıcı sahnesiydi. Bu şarkı, Nilüfer’in Cihan’ın sevgisizliğine bir kalp vermesini öyle güzel anlatıyor ki. Kimsenin kimseye ve sevgisizliğine verecek bir kalbi, bir ruhu olmamalı. Sevgi dediğimiz şey karşılıklı fedakarlıkla beslenmeli, acıyla değil.
O kadar gerçek ve vurucu bir sezon izledik ki, içinde kendimizi bulmamamız şaşırtıcı olurdu. Tartışmalar, aşk dolu anlar, beraber ağlayıp gülmeler o kadar herkes gibi ki. İki hiç çocuk olmamış ebeveynin aile olmaya çalışmasını izledik. Aynı zamanda özür dilemenin, dileyebilmenin ne kadar büyük bir erdem olduğunu anladık. Belki bunca yarayı açan her kim varsa en ufak bir “Özür dilerim” belki alev almış acıları az da olsa söndürebilirdi..
Bana kalırsa çok ucu açık bir son oldu. Beyaz konseptli son sahne ölümü mü simgeliyor yoksa iyileşip tertemiz bir sayfa açmayı mı bilemem. Ama şu izlediklerimizden sonra Nilüfer ve Cihan’ın iyileşmiş olmasını gönülden istiyoruz.
Hazal Subaşı ve Ulaş Tuna Astepe’ye özel bir teşekkürümüz var. Bu kadar gerçek ve yürekten oynamak kolay iş değil. Tüm ödülleri toplamaları gerekiyor. Oynamamışlar, yaşamışlar.. Öyle güzel bir uyumları var ki. Sanki oynarken onları çeken birileri olduğunu gerçekten unutmuşlar.. Bir çok yerin de doğaçlama olduğunu düşünüyorum.
Hakan Bonomo’nun kalemine sağlık, bu kadar gerçek diyaloglar, bu kadar akıcı ve şiirsel sahneler her senaristin harcı değil, kalemine sağlık.
Yeni sezonda bizleri Güneş ve Serkan’ın hikayesi bekliyormuş. Merakla bekliyoruz. Yepyeni sezonda yeni analizlerde görüşmek dileğiyle.. 👉👈

Yorum yok