
Herkese yeniden merhaba! Uzun zamandır film analizi yapmadığımı hatırlıyorum. İşte sonunda içimi ısıtmayı başaran o filmi buldum. Başrollerini Hande Erçel ve Metin Akdülger’in paylaştığı Amazon Prime filmi “İki Dünya Bir Dilek” yayında. Filmi büyük bir beklenti ile açmamama rağmen beklediğimden çok daha farklı bir senaryo ile karşılaştım diyebilirim.
Çocukken hastanede tanışan iki küçük çocuğu, bir hikaye birleştiriyor. Minik Bilge, hastanede tanıştığı Can’a bir hikaye anlatıyor ve bir kitap hediye ediyor. Bu kitap, Can’ın hayatını tümden değiştiriyor. Biraz fantastik biraz telepatik, paralel evren, masallar ve mitoloji üzerine hoş bir senaryo olmuş.

Bilge ve Can’ın tanıştığı o masum gecede, Can bir dilek tutar. O gece, Bilge’nin elinde bir dondurma vardır ve Can’a verir.. Minik Can, o dondurmacıya sürekli mektuplar göndermeye başlar..
“Sevgili Bilge..” ile başlayan tüm mektuplarında masum bir dünyayı anlatır Bilge’ye. Ancak Bilge’nin bundan hiç haberi olmamıştır.. Bilge ise küçüklüğünden beri kalp hastasıdır ve bu hastalık giderek baş edilemez olmuştur. Başarılı bir avukat olan Bilge ve çalışkan Arkeolog Can, birbirleri ile telepati kurmaya başlarlar. Can, bir kaza yapmıştır ve komadadır. Bu hayatın “Araf” sekmesini hüzünlü bir şekilde karşılayan Can, yıllar sonra bulmayı umduğu Bilge ile konuşmaya başlar..
Bilge, kafasının içinde sürekli onunla konuşan Can’ı yıllar sonra komada bulur ve olaylar böyle başlar..
Can ve Bilge’nin aşkı abartılmadan çocuksu, masum ve gerçek anlatılmış. Hande Erçel, Bilge karakteri ile kendini geliştirmeye devam ettiğini kanıtlamış diyebilirim. Kendisi bu hikayede Bilge karakterine gerçekten çok yakışmış. Metin Akdülger, Can için öyle doğru bir seçim olmuş ki, daha önce canlandırdığı karakterlerden farklı olmuş, başarılı olmuş.
Filmde Hande Erçel ve Metin Akdülger dışında İdil Fırat, Hüseyin Avni Danyal, Serkan Tınmaz, Eylül Su Sapan gibi başarılı isimler de var.

Filmin benim için en tatlı detayı Can’ın köpeği idi. Sadece Can olduğu zaman yaptığı yuvarlanma hareketi çok tatlıydı. Senaryo gereği sevdiklerinin arasında görünmez bir şekilde gezen Can, aynı zamanda bir suç ağının içine düşmüştür. Tarihi eser kaçakçılığı ile suçlanan Can, yıllar sonra bulduğu Bilge ile kendini aklamayı başarır.
Can ve Bilge o kadar tatlı bir ikili olmuşlar ki filmin ikincisini izlemeyi gerçekten isterim. Sonunda bazı durumları anlamamış olsam bile, ikilinin hikayedeki yolculuğu çok iyi işlenmiş. Bilge’nin Can’ı tanıdıktan sonra dönüştüğü kişi, Can’ın Bilge’nin hayatına sihirli dokunuşları..
Şu günlerde belki bir “peri masalı” anlatmak insanlara çok utanç verici ve yapay gelse de Can ve Bilge’nin masalı sağlam temellere dayandırılmış. Filmi izlerken bazı yerler gerçekten saçma gelse de genel olarak bir kurgunun içinde olduğumuzu da unutmamak gerekir. Her zaman çok gerçek çok hayattan hikayeler anlatmak risk almak ve başarıya ulaşmak için yeterli olmayabilir. Bu hikaye, bir risk aslında. Eminim çok beğeneni olacağı gibi beğenmeyeni de çok olacaktır.

Bilge’nin Can’ın hayaliyle dans ettiği sahne o kadar özenli o kadar dokunaklıydı ki.. Emek kokan bir iş ve sahneler izleyince bir seyirci olarak aptal yerine konmadığımı anlıyorum ve mutlu oluyorum kendi adıma. Amazon Prime gibi bir platforma yapılan projelerin giderek kaliteli olması da ayrıca mutlu ediyor.
Bu arada filmde küçük ters köşeler olması da ayrıca mutlu etti. Dram ve romantizm iyi dengelenmiş diyebilirim. Aslında her duyguyu da bize geçiren bir film olmuş. Yüzde bir tebessümle izlenecek bir iş olmuş.

Film karlı bir yılbaşı gecesi başlıyor. Soğuk günlerde belki de yılbaşında içimizden geçen ama olacağına pek de ihtimal vermediğimiz masum dileklerimizi dilemenin tam da zamanı aslında.
Gerek oyunculuklar gerek çekimler ve mekanlar harika düşünülmüş, yazılmış ve çekilmiş.
Bir aşk, illa ki iki insanın fiziksel temasları ile anlatılmayabilir. Bazen o aşk, içimizde, rüyalarımızda, hayatımızın satır aralarında da yaşanabilir. Bilge ve Can için de öyleydi. Onlar, birbirilerinin yanında fiziken olamasalar bile, akılları, gönülleri hep bir. Çünkü aşk belki de birinin hep aklında olmak, kafasının içinde durmadan konuşmaktır… Sürekli onun sesini duyabilmektir mesela.

Çocukken kurduğumuz masum hayaller ve inandığımız masallar, büyüyünce de değişmiyor. Çocukluk, bizim hayatımızın temeli aslımda. İçimizde hep yaşayan çocukluğumuzu öldürmediğimiz müddetçe umut sanırım hiç bitmez. Büyüdükçe büyüyen dertler ve hayatın adaletsizliğine, karanlığına inat, ışıkları tekrar yakacak olan çocukluğumuzdur.
Bu yazıyı tüm okuyanlar için biz de bir dilek tuttuk. Siz de tutmayı ve masallara inanmayı sakın unutmayın! 🙂

Yorum yok