
Herkese merhaba! Bugünlerde en çok konuşulan, gündemden düşmeyen Masumiyet Müzesi dizisini sanıyorum çoğu okurumuz, takipçimiz izledi.
Orhan Pamuk’un unutulmaz eseri Masumiyet Müzesi, dizi olarak Netflix’te yayına girdiğinden beri büyük fırtınalar estirdi diyebiliriz. Uzun zamandır bu kadar çok konuşulup övülen bir dizi görmemiştim. Nihayet ülke olarak aynı fikirde toplandık.
Başrollerini Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir’in paylaştığı dizide Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Ercan Kesal, Gülçin Kültür Şahin, Oya Unustası ve Onur Ünsal gibi çok başarılı ve usta isimler bulunuyor.
Dizide oyunculuklara büyülendiğimi söyleyebilirim. Hiç sıkılmadan bıkmadan akıp giden bir oyunculuk serüveni izledim kendi adıma. Dizinin hikayesinin gerçek hayatta bir müzeye ev sahipliği yapması da izlerken içine çeken sebeplerden oldu.
Orhan Pamuk’un küratörlüğünü yaptığı “Masumiyet Müzesi” 2012 yılında İstanbul Çukurcuma’da ziyarete açılmıştır. Kitap ise 2008 yılında yazılmıştır. Pamuk, romanını yazarken aynı zamanda müzesini de tasarlamıştır.
Kitabı okumamış olduğuma pişman olmak ve olmamak arasında gidip geldiğim bir yerdeyim. Ancak içimi rahatlatan, okuyanların dizinin birebir aynısı ve başarılı bir uyarlama olduğunu söylemeleri oldu.

Masumiyet Müzesi, zengin bir ailenin oğlu olan Kemal Basmacı’nın uzak akrabaları Füsun’a olan büyük aşkını ve Füsun’a ait tüm eşyaları yıllarca biriktirip bir müze açmasını anlatıyor. Bu aşkın geçirdiği sınavlar, dönüşümler ve ödenen bedelleri izliyoruz.
Kemal Basmacı, babasının şirketinde kendine yer bulmuş, işinde başarılı, zeki ve nerde ne yapacağını iyi bilen biridir. Aklı başında Sibel adında elit bir ailenin kızı ile nişanlanmak üzeredir. Sibel, Kemal’i çok sevmektedir ve çok mutlu bir ilişkileri olduğunu düşünmektedir. Kemal bir gün Sibel’in beğendiği o meşhur çantayı almak için bir dükkana girer ve hayatı o dükkana girdikten sonra tamamen değişir..
Kemal’in Füsun’u Şanzelize Butik’te ilk gördüğü andan itibaren geliştirdiği bir zaaf var. Hayatta her şeyi elde etmiş, mutlu bir hayat yaşayan zengin bir adam, tam nişanlanmak üzere iken kendinden 12 yaş küçük, üniversiteye hazırlanan gencecik bir kıza tutulur. Kemal, İstanbul sosyetesinin mensubu. Ailesi çok varlıklı ve çevresi geniş. Ailesinin uygun gördüğü evlilik ve işten başka şansı yok gibi gözüküyor. İstemediği, içinde bulunmak istemediği o sosyeteye layık görmüyor kendini. Çünkü içindeki boşluk, zaten elinde olanlarla değil elde etmesi zor olanla dolacaktı.

Füsun Keskin. Kemal ve ailesinin uzak akrabası, terzi Nesibe’nin kızı. Füsun, 18 yaşında üniversite hayalleri kuran, oyuncu olmak isteyen meraklı ve hayat dolu bir genç kız olarak karşımıza çıkıyor. Çalıştığı Şanzelize Butik’te uzak akrabası Kemal ile karşılaşana kadar normal bir hayatı vardı.
Ailesinin durumunun kötü olması, onu yeterince yönlendirmiyor oluşları, sevgisizliği ve içindeki boşluğun sınıf atlamakla dolacağını sanması Füsun’un Kemal’e tutunmasını sağlayan sebepler bana kalırsa. Kemal’i gördüğü ilk andan itibaren kurduğu o büyülü dünyaya ait olması çok etkiledi Füsun’u. Peşinden şartsız koşulsuz gitmek, o dünyanın insanı olmak istedi. Bu yüzden de çok kolay manipüle oldu. Aşık olduğunu söyledi Kemal’e. Hayatında sadece 18 yaşına kadar görmediği aşkın onu bulduğunu sandı. Ancak o yaşındaki tecrübesizlik, gençlik ateşi, sınıf atlama ihtiyacı, aşk sandığı bir adamın peşinden gitmesine sebep oldu.
Füsun, öyle manipüle oldu ki Kemal’in yanında kendini unuttu, hayallerini unuttu. Nişanlı bir adamın hayatındaki ikinci kadın olmayı kabul etti. Bu uğurda bedel ödeyeceğini bilmesine rağmen, aşk sandığı duygunun esiri oldu. Füsun’un yıllar boyunca görmeden yeterince tanımayıp Kemal’e “sonuna kadar” teslim olması tüylerimi ürpertti desem yeridir. 18 yaşında genç bir kız, 30 yaşında nişanlı bir adama böylesine teslim oluyor ve pişmanlık duyması için de artık çok geç olduğunu fark ediyor. Karşısındaki, cesareti ne yazık ki olmayan, ne nişanlımdan ne de sözde aşkımdan olayım diyerek iki tarafı da idare edebileceğini sanan bir adam. Aynı zamanda bu çok sevdiğini söylediği kadının ne kadar eşyası varsa çalıyor ve biriktiriyor. Füsun, Kemal’in onun eşyalarını çaldığını bilmesine, fark etmesine rağmen sesini çıkartmaması sanırım en garipsediğim olay oldu. Bir zaaf, insanı bu kadar kör etmemeli.
Kemal’in Füsun’a rağmen Sibel ile nişanlanması Kemal – Füsun ilişkisinin büyük kırılma noktasıydı. Füsun, üniversite sınavından bir gün öncesi olmasına rağmen Kemal’in nişanına gidip onun “mutluluğunu” izledi. Üzüntüden sınavı kazanamayan Füsun’un hayatı da böylece tepetaklak olmuş oldu. Kemal, Füsun ve ailesini o ihtişamlı hayatını ve sözde mutluluğunu göstermek için nişana çağırması büyük zalimlikti. Füsun’un acı çekeceğini bile bile sadece kendisi onu görmek istiyor diye çağırması bencillikten başka bir şey değil. Füsun’un Kemal’in yokluğunda geldiği hal ise içler acısıydı. Gencecik bir kızın hayatı bir anlık zevkler için söndü gitti.. Sanırım bunun en büyük sebeplerinden birisi de annesi Nesibe hanım oldu. Kemal’den kızını uzak tutmadı, her defasında hata yapmasına ve daha da çok düşmesine izin verdi. Sevgisiz, mesafeli, alt sınıfın getirdiği aşağılanma duygusu ile kızına zengin koca bulmak isteyen ve onu bu uğurda güzellik yarışmalarına da sokan bir anne vardı karşımızda.

Nesibe hanım, ayrı bir vaka bence incelenmesi gereken. Füsun’a hata yaptığını yanlış bir yola girdiğini söylememesini şaşkınlıkla izledim. En ilginç olan da şu ki Kemal’e sürekli “Kemal Bey” şeklinde hitap etmesi. Kızını böyle üzüp başkası ile birlikte olan ve deyim yerinde ise kullanan bir adama “bey” sıfatını yakıştırması her seferinde çok şaşırttı beni. Romanı okuyan her okuyucu da benimle aynı derecede kızmış Nesibe’ye. Şunu söylemem lazım Gülçin Kültür Şahin’den daha iyi bir seçim olamazdı Nesibe için. Öyle geçirdi ki bize, hayranlıkla izledim. İzlerken hem kızdım hem de Nesibe zamanında neler yaşadı da Füsun’a böyle bir anne oldu diye de üzüldüm.

Basmacı ailesine gelecek olursak.. Kemal’in annesi Vecihe ve Mümtaz Basmacı, oğullarının evliliğinden başka bir şey düşünmemekteler. Onlar için Sibel, ideal gelin adayı ve sosyete dediğimiz topluluğun onayından rahatlıkla geçebilecek birisi..
Vecihe Hanım, Kemal’e Merhamet Apartmanı’nın tozlu topraklı ve bol eşyalı dairesinin anahtarını verirken bir şey söyledi.
“Dikkatli ol, sen çok özel ve güzel bir kızla nişanlanmak üzeresin.”
Kemal’in o dairenin anahtarını annesinden neden istediği baştan beri belliydi. Yıllardır temizlenmemiş, biriktirilmiş eşyalar dolu bu daire, Füsun ve Kemal’in ilişkisinin en büyük şahidi olacaktı.
Bu arada meşhur dairede Vecihe Hanım’ın yıllardır biriktirmiş olduğu bibloları, ev eşyalarını, bardakları fincanları ve bir sürü antika parçayı görüyoruz. Kemal’in eşya biriktirme takıntısının Vecihe Hanım’dan geldiğini anlamış oluyoruz böylece. Aile her şeydir ne yazık ki. Onlardan ne görürsek biz de o oluyoruz..
Mümtaz Bey’in oğlu Kemal’e anlatmış olduğu eski aşk hikayesi, Kemal’in Füsun’a neden bu kadar bağlandığının kanıtı gibiydi. Mümtaz Bey, Vecihe Hanım ile evlenmeden önce yaşadığı ancak sonrasında kaybettiği büyük aşkını Kemal’e açık yüreklilikle anlatıyor. Yıllarca neden sevgi eksikliği hissettiği sorusunun cevabını da böylece almış oluyoruz. Basmacı ailesi, asla bir tam olamamış ne yazık ki. Eşini sevmeyen bir baba, sevgisizlikle hayatını oğluna ve biriktirdiği eşyalara adayan bir anne ve zamanla takıntılı bir aşığa dönüşen Kemal Basmacı..
Tilbe Saran ve Bülent Emin Yarar o kadar büyük bir şans ki hem seyirci hem de birlikte oynadıkları oyuncular için. Ancak bu kadar ete kemiğe bürünebilirdi Mümtaz ve Vecihe..

Ercan Kesal’ı unutur muyuz hiç? Füsun’un babası Tarık olarak izlemek şanstı kendisini. Ancak daha fazla da izlemek isterdim. Mesafeli, kızının kayboluşunu öyle uzaktan izleyen bir baba olması üzdü. Gel zaman git zaman Füsun’u hiç olmadık biriyle evlendirip daha da mutsuz olmasını sağlamalarına diyecek bir şeyim yok.
Zamanla Kemal’i Füsun ‘un eşi ile birlikte aynı sofraya oturtmaları, birlikte sohbetler edip yemekler yemeleri yok artık dedirtti. İzlerken bu nasıl aile bu me rahatlık demeden geçemedim. Tarık bir baba olarak kızının hayatında ağırlığını asla doğru yere koyamadı. Hep pasif kaldı. Füsun, sadece Kemal ile değil ailesinin içinde de kayboldu.

Tek kaybolan Füsun da değildi. Kemal’in girdabına kapılan Sibel de yaşama sevincini kaybetti. Füsun’u öğrendi ve bu durumu Kemal’in kurtulması gereken bir “hastalık” olarak kabul etti. Kemal’i bu takıntıdan kurtarmaya çok çabaladı. Çabalarken kendi yaşam sevincini, umudunu, sevgisini kaybetti. Kemal, sadece eşya çalmadı. İki hayat dolu kadının yaşama sevincini de çaldı. Sibel, aklı başında, kibar, zarif, gezmeyi eğlenmeyi seven bir kadındı. Ancak Kemal, onun yanında o kadar mutsuzdu ki, Sibel o çok mutlu olduğu zamanlarda bile durup Kemal’in acı acı uzaklara dalışına bakardı. Neden mutsuz, ne yetmiyor diye düşünürdü.
O anlarda Sibel’e çok üzüldüm. Kemal’in neden mutsuz mutsuz uzaklara daldığını düşünmekten hayatını yaşayamadı, keyifli anların tadını çıkaramadı. Gençliğinin baharında en yakın dostlarıyla gülücükler saçarken bir anda bambaşka birine dönüştü. Sibel, Kemal’i gerçekten sevdi. Sevdi çünkü kimse sevmediği biri için yaşam enerjisini kaybetmeyi göze almazdı. Sevilmediğini bile bile onunla dokunsan yıkılacak, iskelesi yosun tutmuş ruhsuz bir yalıda yaşamayı kabul etmezdi.
Oya Unustası, zaten çok beğendiğim bir oyuncuydu. Sibel için biçilmiş kaftan olmuş. O cıvıl cıvıl hayat dolu, her daim şık ve bakımlı kadın gitti yerine ruhsuz, bakımsız, hiç gülmeyen biri geldi. Sibel’in her anını bize öyle geçirdi ki. Acısına ekranlarımızdan ortak olduk.

Gelelim çok değerli Onur Ünsal’a. Kendisini bu projede görmek çok mutlu etti. Kübra dizisinde izlemiştim en son kendisini. Dönem işine çok yakışmış. Zaim, Kemal’in akıl hocası da diyebiliriz. Kemal’i dışarıdan en iyi görenlerden biri. Az biraz fırlama bir tarafı var, deli dolu bir adam. Kemal’in bu bataklığa saplanmış halini oda beğenmiyor. Kemal’in Sibel’e yaptığı haksızlığı ondan başkası da yüzüne vuramazdı böyle. Kemal ne zaman başı sıkışsa büyük bir içtenlikle Füsun’a koşmak istediğini gösterdi. Zaim Kemal’in Füsun ile birlikte olmasını hem istedi, hem de istemedi bana kalırsa. Bu ilişki, Sibel’i üzecekti ancak böylece Sibel ile bir şansı da olabilirdi. Sibel ile birlikte olması arkadaşının nişanlısı olması dolayısı ile etik görülmese de sevinmedim diyemem. Sibel, kendisine değer veren, mutlu eden bir adamı hak ediyordu. Kemal’i bekleyemez, hayatını onunla daha fazla mahvedemezdi. Sonucunda Sibel ve Zaim’in mutlu bir aile kurduğunu gördük. Kemal, onları sadece uzaktan gördü ve kendi yalnız hayatına döndü.

Kemal, Sibel ile nişanlandıktan sonra yaklaşık 1 sene boyunca Füsun’u arar. Füsun, Nesibe Hanım’ın deyimi ile “uzaklara” taşınmıştır. Kemal, 1 yıl sonra nihayet Füsun’dan bir mektup alır ve evlenmiş olduğunu görür. Füsun, eski Füsun değildir.
Aktris olmak isteyen Füsun, Kemal’i eşi Feridun’un filmine yatırımcı olsun diye çağırmıştır. Kemal’e bu durum da asla koymaz ve yıllar boyu Füsun ve Feridun ile aynı masada oturmaya razı gelir. Füsun’un geniş ailesi ise bu duruma asla ses çıkartmaz.
Kemal, sadece Füsun’u görmek uğruna yemeklere gelmekle kalmaz, her gelişinde eşya çalmaya ve bu eşyalarla avunmaya devam eder ne yazık ki. Beni çok şaşırtan bir sahne var. Kemal, Füsun’un elinde tuttuğu ayva rendesini çalar ve o sırada sokakta askerler dolaşıyordur. Askeri darbe esnasında Kemal’i sokakta gören askerler elindeki rendeye şaşırırlar ve Kemal’i kenara çekerler. Kemal ne yapıp edip ayva rendesini onlardan almayı başarır. Çünkü o rendeyi Füsun elinde tutmuştur ve anlamı büyüktür. Füsun ile evlenebileceğini o an anlamıştır.
Kemal’in bu takıntısının derecesini bu sahnede de net olarak görmüş olduk. Bir kadını sevmenin en üst derecesi bizce böyle olmaz, bu aşk değil büyük bir takıntı olabilir ancak.
Ailesinden dolmayan o boşluğu nesnelere bağlılık göstererek doldurmak, eşyaları atamamak, onlara bir insana yüklediğin anlamı yüklemek Kemal’in ruh halinin yansıması.
Füsun’un eşi Feridun’u oynayan ve kendisini ilk defa izlediğim Bora Akın’ı da role çok uygun bulduğumu söyleyebilirim. Tek derdi zengin ve ünlü bir senarist olmak olan Feridun da ne yazık ki Füsun’u hayatında ikinci kadın yapıyor ve onu aldatıyor. Füsun hiç darbe almamış gibi bir de zaten sevemediği kocasından da kazık yiyor ne yazık ki..
Ne sınıf atlayabiliyor, ne istediği meslek olan oyunculuğu yapabiliyor ne de çok yetenekli olduğu çizimlerini tamamlayabiliyor. Hatta araba ile Paris’e gitme hayalini de gerçekleştiremiyor. Kemal de Feridun da Füsun’u bir eşya gibi görüp onun ne istediğini önemsemiyorlar. İkisi el ele verip genç bir kadının hayalini yaşamasına engel oluyorlar. Her ikisi de Füsun’un ne istediğinden çok onların hayatına nasıl hizmet ettiğine önem veriyorlar.

Beni en çok üzen 8 ve 9. bölümlerdi. Füsun’un ruhunun bedeninden çoktan uçup gittiği, kendini umutsuzluğa teslim ettiği hali çok etkiledi beni. Böyle bir hayatı hiç hak etmemişti. Füsun’un yarım kalan hayalleri bir yol boyu sanki yerlere saçılmıştı. Kemal, uğruna bütün eşyalarını çalıp sakladığı kadının bu halini görmedi, göremedi. Son kez kavuştukları gece taktığı küpelerini de görmedi. Halbuki o küpeler, Kemal’in Füsun’a dair sakladığı ilk eşyalardı. O akşam Füsun’un kırmızı elbisesi ile taktığı o küpeler, Füsun ile birlikte tarih oldu. Aynı Füsun’un geleceği ve hayalleri gibi.
Eylül Lize Kandemir, Füsun’un yıkılışını ve yıkılmasına rağmen son bir umutla uğruna hayatını verdiği adama bakışını öyle oynamış ki.. Hali, tavrı, sigarayı tutuşu, Kemal’den öncesi ve sonrası.. Sanki biz de Füsun ile birlikte acı çektik. Bir erkeğin aşk sandığı zevklerin, bencilliklerin, korkaklıkların bir kadını aşama aşama nasıl bitirdiğini içimize işleyerek izletti bize.. Füsun’un elinde her zamanki kırmızı ojeleri ve izmaritini Kemal’in saklayacağı sigarasını son içişi gözümün önünden gitmeyecek. Füsun o son sigarayı söndürürken içinde son ana kadar ölmeyen o çocuğu da öldürdü..
Selahattin Paşalı’nın olağanüstü oyunculuğu ile çok sinir bozucu bir Kemal Basmacı çıkardığını düşünüyorum. Çok yumuşak ve kibar bir yerden oynasa da insan izlerken neden diye deliriyor. Kendine Füsun ve eşyalarından bir dünya kurmuş ve o dünyada ne yazık ki Füsun bile yok. Kemal, Füsun’u değil Füsun’un ona hissettirdiklerini sevdi.. İçindeki boşluğun dolduğunu hissetti böylece. Ve geri kalan her duygu aktı gitti. Çünkü Kemal içindeki duygusal boşluğu doldurabilmiş mutlu biriydi artık. Kemal’in tüm defolarını, artılarını, eksilerini, bize yaşattığı için kendisine teşekkür ediyorum. Böyle etten kemikten canlı birini izliyor gibi bir oyunculuk herkesin harcı değil..

Hani son bir umut vardır, her şeyin bittiğini bilirsin ama son bir söz beklersin karşındakinden. İnsanoğlu ya bu, umut hiç bitmiyor. Füsun, son bir söz bekledi. Son ana kadar görmedi Kemal onu. Onu ve içindeki çocuğun acı acı öldüğünü görmedi. Füsun’a bedenen kavuşabildiği için mutluydu Kemal. Sevdiğim dediği kadının hayatı bitmek üzereyken de o gülümsemesi yüzündeydi.
Bir insanı sevmek, o insanın tokasını, saçlarını, elbiselerini, tuttuğu kalemi, bardağı sevmektir de.. Bir insanı sevmek onun içini kendi için gibi görebilmektir aslında. Kemal en çok da bunu yapamadı.. Çünkü onun için önemli olan hep kendisiydi. Füsun’un ne hayallerini ne duygularını, ne de adım adım yok oluşunu görebildi.
Füsun, ölüme giderken o hep düşlerinde gördüğü ayçiçek tarlasındaydı. Nihayet çok istediği gibi araba kullanabiliyordu. Yanında uğruna hayatını feda ettiği adam Kemal vardı. Nihayet kavuşmuşlardı. Bir tek eksik vardı, oda kendisiydi. Füsun, çok uzaklardaydı. Yerine, kırmızı elbiseli kısa saçlı, Füsun gibi gülümsemeyen, asık suratlı bir kadın vardı.

Güle güle Füsun. Umarım bir yerlerde hayallerini yaşıyorsundur. Keşke daha güçlü olabilseydin. Keşke sana doğruyu gösteren ve bu bataklıktan kurtaran bir el olsaydı hayatında.
Ve Kemal.. Elinde hayatını söndürdüğü Füsun’un fotoğrafı ile hep gitmeyi hayal ettikleri Paris’te bir otel odasında yalnız başına öldü.
Belki de bu bir kader değil tercihti. Herkes bu hayatta seçimlerini yaşar. Ve herkes kalbinin ekmeğini yer. Senin payına da böyle bir son düştü Kemal Basmacı..
Son sözlerim ve teşekkürüm dizide emeği geçen herkese olacak. Olağanüstü çekim kalitesi, müzikleri, oyunculukları, dönemin ruhunu yansıtması.. Kemal ve Füsun’un gerçekten yaşadığına hepimizi inandırmaları çok kıymetliydi.

O meşhur sözü bırakıyorum huzurunuza. Hayatımızın mutlu anlarını pişman olduktan sonra değil de, kalbimize bir minik kelebek konduğunda bilelim..

Yorum yok